Menü Kapat

Hayat bir alem :)

Ömür Yanıkoğlu'nun kişisel bloğu…

Aynı

Hasta olmadığı halde sağlık ocağına gitti Orhan. Dört kişilik kuyruk. Genelde bir-iki kişi olurdu bekleyen ama özellikle dikkat etmişti yıllardır; en fazla dört kişilik kuyruk olurdu. Tabelasında “5 hasta ya da daha az” yazdığını hayal etti, birkaç yıl önce gördüğü yabancı bir filmin posterindeki gibi. Gülümsedi bir an, sonra geçti.

Muayene oldu, bir şeyi yoktu. Seni sıkacak bir şey oldu mu yakın zamanlarda, dedi doktor, sıkkın görünüyorsun. Yoo, dedi Orhan, aynı. Belki de budur sorun, dedi doktor, hayatın monotonluğu boğucu olabilir bazen. Bir psikoloğa görünmeni öneririm. Olur, dedi Orhan, çıktı.

Nereye gitsem, diye düşündü. Uzaklaşmak istiyordu. En azından yeni bir yerler, yeni bir şeyler görmek istiyordu. Ceplerini yokladı. İki lirası vardı. Dolmuş üç lira. Yürüdü.

Ömür Yanıkoğlu
Nisan 2020, Çamlıca, Eskişehir

Hapishanem

Evimin koridorundaki uzun halıda yürüyorum, bir ileri, bir geri. Tıpkı zihnimde oluşturduğum, duvarları tutamadığım sözlerden, söylediğim yalanlardan ve haybeden attığım dürüstlük mavralarından oluşan hapisanemin, soğuk, karanlık avlusunda yürüdüğüm gibi.

Saat sabahın altısı. İki saat önce, verdiğim sözlerin hiç birini tutamayacak olduğumu içten içe bildiğim halde, fakat tırmalamaktan başka çarem olmadığını düşünerek uyandım. Geçen zamanda tamamladığım iş her ne kadar bende hayranlık uyandırsa da, yekünde tuttuğu yer o kadar küçük ki, keyfine varmak şöyle dursun, kendimi her defasında nasıl bu duruma soktuğuma şaşmaktan ağlayacak oluyorum. Sevdiğim iş, bana acı çektiren şeyler bütününün bir parçasına dönüşüyor.

Sonra ölüm geliyor aklıma. Hayattan vazgeçmek değil de, ölüm gerçeği.. ve hastalıklar, sakatlıklar, özürler. Eğer öyle doğsaydım ya da sonradan öyle olsaydım şu an yaşadığım sıkıntıları lütuf sayacağım bir dünya hal. Şimdi de öyle düşünemez miyim? Düşünebilirim elbet, düşündüm de fakat bu farkındalığı sürdürüp hayatıma ona göre yön verebilir miyim? Daha önce yapamadım. Kararlar aldım fakat uygulayamadım. Şimdiyi geçmişten farklı kılacak, bu kez taşı gediğine oturtacak olan şey nedir? Ne olabilir? Hangi kararı almalı ve onu uyguladığımdan nasıl emin olmalıyım?

On yıldır yerimde sayıyorum sanki. Göz açıp kapayana kadar geçen, mutlulukları puslu ama mutsuzlukları 4k çözünürlükte hatırlanan koskoca bir on yıl.

Otuz beş yaşındayım. Dört yıllık evliyim. Kirada oturuyorum. Aracım ve herhangi bir birikimim yok. Aksine bir dünya borcum var ve bir türlü bitiremiyorum; biri bitse, öbürü patlak veriyor. Bu nedenle mümkün olan her işe evet diyorum ama bir kaç gün kendimi veremesem arkası geliyor ve hepsinde çuvallıyorum. Zamanımı yetiremiyorum. Neyi nasıl yapmalıyım? Bilmiyorum.

Çok yoruldum. Bahaneler üretmekten, yalan söylemekten, kendimden tiksinmekten yoruldum. Feraha çıkacağım zamanı beklemekten yoruldum. Sakin, huzurlu bir hayatı özlemekten yoruldum. Hayallerimi arkamda bırakmaktan yoruldum.

Ben kimim?

Bu soruya hayalperest demek gelir içimden. Çocukken rüyamda uçan bir bisiklet icat etmiştim. İlk bisikletimi üniversite bittikten sonra kuş kadar maaşımın bir kısmını biriktirerek alabildim ama tedirginliğimi atamadığımdan sadece birkaç hafta kullanabildim. Bisikleti vücudunun bir parçası gibi kullanan küçük çocuklara hep özenerek bakarım. İlk gençliğimden bu yana hep büyük, gerçekleşmesi zor hayallerim oldu. Tam manasıyla dünyayı kurtarmak istiyorum; tüm insanları refaha kavuşturmak. O zaman hem kendileri için hem de aileleri için ayıracak zamanları olur. Okuyacak, öğrenecek farkındalıkları, gezecek, dinlenecek zamanları olur.

Ben kimim?

İlber Ortaylı’nın bahsettiği, işi düzgün yapan ama zamanında yapmayan tehlikeli sınıfta yer alan biriyim. Çalıştığım insanlar bunu bana hep söylediler. Serhat Bey, terzi yakıştırmasında bulunmuştu. Demişti ki; “Dünyanın en güzel ceketini de diksen, sahibi ihtiyacı olduğunda giyemezse, onun için hiç bir kıymeti kalmaz.”. Hatırlıyorum da, o zaman tam zamanlı çalışıyordum ama ek iş de alıyordum. Ek iş almadığım zamanlarda da işi yetiştiremediğim oluyordu. O zaman da Ar-Ge’ye zaman ayırmış oluyordum. Genel olarak zaman kaygısı gütmeden, rahat çalışma eğilimindeyim. Üzerinden altı yıl geçmiş, ben hala işleri zamanında yetiştiremiyorum.

Peki;

İşleri neden yetiştiremiyorum? (#1)

Aynı anda birden fazla iş aldığım için. Zaman kaygısı gütmeden çalışmak istediğim için. Yavaş olduğum için.

Neden aynı anda birden fazla iş alıyorum? (#2)

Borçlu olduğum için.

Neden borçluyum? (#3)

Plansız harcadığım için. Banka faizi ödediğim için. Vergilerimi zamanında öde(ye)mediğim için.

Neden plansız harcıyorum? (#4)

Bilmiyorum. Aileden aldığım ya da çocukluktan getirdiğim bir şey mi acaba? İnsan neden plansız harcar? Acaba sorumun cevabı bu mu? Plansız harcamayı bırakırsam, zaman sorunum çözülür mü?

Yardım almadan yapabilir miyim, bilmiyorum ama denemeye değer.


Bu yazıyı okuduysanız, muhtemelen, hayal kırıklığına uğrattığım müşterilerimden ya da arkadaşlarımdan birisiniz demektir. Sizden bir ricam var. Öncesinde hazırladığım bir buçuk haftalık takvime göz atmanızı rica ediyorum (açtıktan sonra sağ üstten haftalık görünüme geçmeniz, ayrılan zamanları daha net görmeniz için faydalı olacaktır):

Ömür Yanıkoğlu / İş Takvimi

Bu takvime reboot.com.tr’nin altındaki menüden de her zaman ulaşabilirsiniz. Bundan sonra bu takvimde yer yoksa, ilgili tarih için kimseye söz vermeyeceğim.

Sizden ricam şu: ben elimdeki tüm işleri bitirene kadar bana yeni iş göndermeyin, mevcut işlerle alakalı geri dönüş istemeyin. Bu durum takivimden de göreceğiniz gibi 1 Mart Pazar günü sona erecek.

Ben artık borçsuz, yalansız, sakin ve huzurlu bir hayat sürmek istiyorum. Tabii ki yalanlarımın suçlusu sizler değilsiniz. Siz bana mümkün olan her kolaylığı sağladığınız, fazlasıyla anlayış gösterdiniz. Bense her koşulda, istemesem de, bunu suistimal ettim. Yukarıda saydıklarımın hiç biri yaptıklarıma mazeret olamaz. Şimdiki aklım olsa, tüm işlere ‘hayır’ deyip iflas etmeyi tercih ederdim.

Ne yazık ki sağlıklı bir hal içinde değilim. İçinde bulunduğum koşullar bu durumu daha da zorlaştırıyor. Bu koşulları iyileştirmek ve kendimle barışmak için son bir anlayış rica ediyorum sizden.

Önümüzdeki ayla birlikte temiz bir sayfa açmış olacağız. Bundan sonra benden kaynaklı bir gecikme yaşamayacaksınız.

Anlayışınız ve yardımlarınız için çok teşekkür ederim.

Ömür Yanıkoğlu
Şubat 2020, Eskişehir

RunCloud – Nginx cannot start issue

I faced this issue right not and I have to follow these steps to solve it:

  1. Connect SSH with root privileges
  2. Run this command: nginx-rc -t
  3. If there is an error for some SSL certificate, for example xyz.com, go to that web aplication’s SSL settings and remove the SSL.
  4. Goto services tab on RunCloud. Probably Nginx already started but if not try to start.
  5. Re-install SSL for previous web application.

My problem solved here. If you face other errors, feel free to ask via comment box below.

Hope this helps.

Eskilerden bir şiir: Hayat bir alem! :D

Az önce şans eseri bir blogspot sitesindeki yorum kutusunda kendi avatarımı görünce hemen üstüne tıkladım ve orada bıraktığım tek içerik olan bu şiiri buldum. Geleceğe daha geçmişten bir not gibi buraya da eklemek istedim; Blogspot kapanırsa, bu içerik de kaybolmasın diye :)

Hayat bir alem!

Sevmeli hayatı; hayatın amacını sevmeli!

Ümitsizliğe düşmemeli, düşüp kaldığında..
Ve övünmemeli, düştüğün yerden kalktığında..!

Kalbindeki köhne yan, sarsılmalı
adımını her attığında!

Mutlu etmek, mutluluk kaynağın olmalı;
Nefes aldığında içine huzur dolmalı;
Solmalı kalbini karartan herşey!

Unutmamalısın,
Hayat bir zaman dilimi!
Onu yaşamalısın!

Unutmamalısın,
Hayat bir armağan!
Kıymetini bilmelisin!

Unutmamalısın,
Hayat bir karmaşa!
Onu anlamalısın!

..ve şunu da bilmelisin ki;

Hayat bir alem!

Ömür YANIKOĞLU

Uzaklarda aradığım fantastik dünyayı çok yakınımda buldum: Puslu Kıtalar Atlası!

Bu bir kitap tanıtım yazısı değil. Kitapların, Türkçe’nin ve Edebiyatın hayatımdaki yerini anlatacağım bir anı yazısı aslında.

Henüz ilk okuldayken şiir yazmaya başlamıştım. Şimdi düşünüyorum da, küçük bulmacaları hala çok seven ben, o zamanlar sahip olduğum yegane araçla, kelimelerle oynayabileceğim bir tür bulmaca oyunu keşfetmiş gibiydim aslında.

Kısa ve basit maniler yazar, arkadaşlarımla paylaşırdım. Onlar da benimle eğlenirlerdi ama ben bunu da oyunun bir parçası olarak değerlendirir, onlarla birlikte gülerdim. Hiç gücendiğimi hatırlamıyorum. Bu arada ne acıdır ki, ilk okulda yazdıkalrımı biriktirdiğim defterimi, bir gün eve dönüş yolunda düşürdüm ve o gece müthiş bir yağmur yağdı. Aynı gece rüyamda defterimi buldum ama içindekiler okunacak vaziyette değildi. Rüya diyorum; çünkü anılarımdaki o defterin sayfalarını karıştıran çocuk gerçekmiş gibi gelmiyor; çok bulanık. Şu an o deftere sahip olmayı çok isterdim.

Henüz ders kitapları dışında başka bir metin okumayan o çocuk halimle yazmaya başlamış olmam şu an beni hem şaşırtıyor, hem de bunda bir hüzün buluyorum. O zamanlar etrafımda kitap okuyan bir ailem ya da en azından birkaç akrabam ya da arkadaşım olsaydı, belki de bu güzel alışkanlığı o zaman kazanabilirdim.

Orta birdeki Türkçe öğretmenimizin ismi Emine’ydi. Soyadını hatırlayamıyorum ne yazık ki. 1996 yıllarında Giresun’daki Mehmet Akif Ersoy orta okulunda Türkçe öğretmenliği yapan Emine öğretmeni tanıyan, bilen varsa, ona benden selam söylesin lütfen. Hatta mümkünse iletişim bilgilerini bana ulaştırsın. O zaman yirmili yaşlardaydı. Eğer hayattaysa şimdi kırklı, ellili yaşlarda olmalı. Mükemmel bir insandı. Tanıştığımız gün tüm öğrencilerle birlikte, benim de elimi sıkmıştı. Hem de sıkı sıkı. Çocuk olduğumu unutarak, zarif bir kadının elinin nasıl bu kadar güçlü olabildiğine şaşırmıştım. Yüzündeki ifade ışıl ışıldı. Ona dair diğer anılarım biraz bulanık, hafızam pek iyi değildir, ama müthiş bir hayranlık duyduğumu çok iyi anımsıyorum.

Edebiyatı sevmeye ilk okulda başlamış, orta okulda da bu ilgimi sürdürmüştüm. Bunda Emine öğretmenin ve sonraki iki yıl öğretmenimiz olacak Fatma Meriç’in katkısı çok büyüktür. Ama ne yazık ki minimum okuyup, daha çok yazarak. Hatırlıyorum da orta okul ikinci sınıftaki Türkçe öğretmenimiz Fatma Meriç, bizden bir hikaye yazmamızı istemişti. Ben de kısa ve güzel bir hikaye yazdığımı hatırlıyorum ama konusu aklımda değil. Sadece öğretmenimin beni övdüğünü, gururlandırdığını anımsıyorum. Sonra tenefüste herkes yanıma gelmiş, bana da yaz demişti. Fatma Meriç de en az Emine öğretmenim kadar bende hayranlık uyandırmış, eşsiz bir insandı. Öğretmenliği bir iş gibi değil, bir öğretmen gibi yapardı. Böyle söylüyorum, çünkü öyle olmayan pek çok öğretmenle tanıştım eğitim hayatım boyunca. Eşim bir rehber öğretmendir ve ondan duyduğum kadarıyla iyi ile kötü arasındaki sayıca fark git gide artmış durumda gibi görünüyor. Çok acı.

Bu arada, eğer aynı yıllarda, aynı okulda görev yapan aynı yaşlardaki Fatma Meriç’i tanıyan, bilen varsa, Emine öğretmenim için istediklerimi, onun için de istediğimi bilsinler lütfen. Eğer onlarla kısacık da olsa tekrar konuşabilirsem, ömrümün kalanı daha da güzel olabilirmiş gibi hissediyorum.

Orta okulla ilgili bahsetmek istediğim bir başka şey, o zamanlar harçlıklarımla sürekli kitap aldığımdı. Her gün dolmuştan erken inip, okula yakın, yol üzerindeki bir kitapçıya girer, oradaki kitapların isimlerini ve arka kapaklarını kaldığım yerden okur ve o an param varsa, beğendiğim bir tanesini alırdım. Her kitap olmazdı, belli bir yayın evine aitti sanki kitaplar. Kapakları genelde beyazdı ve bazen ortasında sade, dikdörtgen bir resim olurdu. Genelde de klasikler vardı. Çarpıcı olansa şu: hiç birini okumadım. Hiç kimseye kitap alıyor olmakla hava da atmadım, paylaşmadım bu durumu. Öyleyse neden kitap alıyordum, hiç bilmiyorum ama onları o zaman okuyabilseydim yine her şey bambaşka olabilirmiş gibi geliyor şu an. Yani çok garip: hem etrafında kitap okuyan kimse yok, hem sen sürekli kitap alıyorsun, hem de okumuyorsun. Bu farkındalık içindeki farkında olamama haline gerçekten bir anlam veremiyorum. Gerçi şimdi aklıma geldi; Emine ve Fatma öğretmenlerim bize her zaman kitap önerirlerdi. Şeker Portakalı’nın bahsi en az iki kez açılmıştır mesela ama ben o kitabı yetişkinliğimde ancak okuyabildim. Arkadaşım Özcan abinin eşi Özlem ablayla konuşurken bahsi geçmişti ve o da bana ödünç vermişti, eşinin ona hediye ettiği baskısını. Gerçekten çok güzel bir kitapmış. Onu da başka bir yazıda yazmak kısmet olur inşallah.

Orta üçteyken yine Fatma öğretmenimiz bu kez bizden uzun bir öykü yazmamızı istedi. Ben çok heyecanlı bir giriş yapmıştım. Eve bir hırsız girmişti fakat ev boş değildi: Nedense genç bir kız o akşam evde yalnızdı. Sesleri duyunca irkildi ama kendisine hakim olup, ses çıkarmadan olan biteni anlamaya çalıştı. Sonra evde birinin gaz lambasıyla odaları dolaştığını gördü. Sessizce dolanıp, vitrinin üzerindeki şamdanı eline aldı ve adamın odadan çıkmasını bekledi. Çok korkuyordu. Ona vurmayı düşünmüştü ama bunu yapacak cesareti yoktu. Ben işte tam burada kaldım. Sonra ne olacaktı. Vurup adamı bayıtlabilirdi. Ya da adam onu engelleyip, alindeki şamdanı alabilir ve sonrasında olaylar daha da başka bir seyirle devam edebilirdi ama her iki senaryonun da devamını getiremiyordum. Hayal gücüm yetmemişti galiba. Ne yapmalıydım, bilmiyordum. Tabii hayatımda hiç şamdan görmediğimden, şu an bu kelimeyi nereden öğrendiğimi de merak ediyorum doğrusu. Bunu öğretmenimle paylaşmıştım. Ne yapacağımı bilemiyorum, demiştim. O da bana “İçinden çıkamadın mı, Ömür.” deyip, samimi bir şekilde gülümsemişti.

Gülünce gözlerinin için gülen isnanları çok seviyorum. Ben de öyle biri olduğuma inanıyorum. Bunu, hayatta bir şeyleri keyifle yapabilen, geleceğe dair umutları olan insanların yapabildiğini düşünüyorum. Çünkü hayata küsen insanların gülüşünde bile bir hüzün vardır ve ben bunu nereye gidersem gideyim, görüyorum. Okulda, sokakta, işte, televizyonda, insan olan her yerde. Ağız gülüyor, gözler de ona eşlik etmeye çalışıyor ama perdenin arkasındaki ruh, aynı anda iç çekiyor sanki. Gülerken bile insanların aklına onları hüzünlendiren şeyler gelebiliyorsa, orada kronikleşmiş bir acı var demektir, bence. Umarım, böyle acıları olan herkes, bunlara rağmen, gözleri bulutlanmadan gülmeyi bir gün başarabilirler.

Sonuç olarak, orta okulda bir sürü kitap aldım ama hiç birini okumadım.

Lisedeki Edebiyat öğretmenlerim, işlerini çok seven öğretmenler değillerdi. Hatta bir tanesi bize alenen “dersimi asın” demişti. Korkak olan birkaçımız sınıfta kalmıştık, o da derse girmek zorunda kalmıştı. Bizi kınamış, arkadaşlarımızın da bizim yüzümüzden yok yazılacağını söylemişti. Böylesine öğretmen denemez bence. Öğretmenlik gelmiş geçmiş en kutsal meslek ve ne yazık ki bu tarz insanların bu mesleğe sahip olmalarının önüne geçecek bir makanizma henüz kurulabilmiş değil. En azından bizim ülkemizde.

Eğer lisede de Emine öğretmen ya da Fatma öğretmen gibi insanlar girseydi Edebiyat dersimize, belki üniversitede başka bir bölüme gider, başka insanlarla tanışır ve belki de hakkıyla öğretmenlik yapacak bir başka öğretmen olurdum. Ne gittiğim bölümden, ne de tanıştığım insanlardan pişmanım ama bunu anlatıyorum; çünkü öğretmenler, hayatımızda çok önemli bir role sahipler. Bunun altını ne kadar çizsek, azdır.

Lisede de kitap okumadım.

Liseyi bitirdiğim yaz, arkadaşım Yalçın bana “Büyücü” isminde bir kitap vermişti. Onu iade ettim mi bilmiyorum ama çok güzel bir kitaptı. Hikayesini hayal meyal hatırlıyorum. Film gibiydi. İsminden anlaşılacağı gibi, fantastikti.

Sonra üniversitede de kitap okumadım ama kitap okuma arzusu hep içimde oldu. Görünmez bir el sanki bana engel oluyordu da okumuyordum ama içimdeki ses bana hep, kitap oku, diyordu. Zaman içinde yılda ortalama bir civarında kitap okumuşumdur.

İşte şimdi geldik, en keyifli kısma. Son iki haftada, iki kitap bitirdim. Bunlardan ikincisi Puslu Kıtalar Atlası.

Başlıkta bahsettiğim “fantastik dünya” ile aklınıza şunların gelmesi uygun olur: “Yüzüklerin Efendisi” ya da “Harry Potter”. Bu ikisinin de kitabını okumadım ama filmlerini izledim. Film olarak “Avatar” da muhteşem bir dünyaydı, “Geleceğe Dönüş” serisi de öyle. Bunları izledikten sonra, neden bu tarzda daha çok film olmadığını düşünüp, hayıflandım. Hala da hayıflanıyorum bu konuyla ilgili. Bu tarz hikayeleri ne yazık ki hiç bir Türkçe kaynakta görmedim ama endişelenmeyin; zaten ben çok fazla Türkçe ya da yabancı kaynak görmüş biri değilim ama nedense sanki biz henüz yapamıyormuşuz gibi bir düşünce vardı içimde. Yapsaydık, bilirdim, diyordum herhalde. Bir gün eşim bana Mor ve Ötesi’nin solistinin baş ucu kitabının Puslu Kıtalar Atlası olduğunu söyledi. Laf arasında geçmişti ama aklıma kazınmış bir şekilde.

Bunun üzerinden çok zaman geçti. Özellikle eşimle Eskişehir’e taşındıktan sonra evde kendime bir rutin oluşturmaya çalıştım ama hep başarısız oldum. Home office çalıştığımdan üretkenlik ve disiplin benim için hayati önem taşıyor ama bir türlü sahip olamıyorum. Olamıyordum. Ta ki yaklaşık üç hafta önce bir makele sayesinde başka bir makaleye ulaşana kadar. Bunlar sihirli makaleler diyemem; çünkü bunların işe yaramasının sebebi, benim arayış içinde olmam yüksek ihtimalle. Eğer siz de böyle bir arayış içindeyseniz, sizin de işinize yarayabilir.

Sonuç olarak Leo gibi sabahları dört buçukta kalkmaya karar verdim ama altıda kalkabildim, ben de bozmadım. Zaten makalesinde de öyle bir ifade var, başta abanmayın, diyor. Sabahları altıda kalkıyorum şimdilik. Bu süre zarfında şöyle bir rutin izledim:

  1. Sabah 6’da kalk
  2. Su iç
  3. Kitap oku
  4. Duolingo ile İngilizce çalış
  5. 7dk’lık spor yap
  6. Duş al
  7. Çalışmaya başla

Her sabah yarım saat ve sesli okumama rağmen, iki haftada iki kitap bitirdim. Yılda ortalama bir kitaptan, bu seviyeye gelmek beni gerçekten çok ama çok sevindiriyor. Önce Milyon Dolarlık Sözler’i okudum. İş yaşamıyla ilgiliydi ama hemen her tespiti hayata uygulamak mümkündü. Belki onun detayına başka bir yazıda girebiliriz. Sonrasında ise daha önce aklıma kazınmış olan bu kitabı, çalışma odamdaki kullanmadığımız bir çalışma masasının kenarında duruyor gördüm ve elime alıp, okumaya başladım.

Okumayanların kesinlikle okumasını öneririm. Her sabah şevkle uyanıp, bir an önce kaldığım yerden devam ettim. Sabah erken kalkma eylemi temelde zor bir iş; çünkü genelde zorunlu olduğumuz ve çok da istemediğimiz bazı şeyleri yapmamız gereken yeni bir güne başlayacağızdır ve bir türlü yataktan kalkamayız ama araya kitap okumak gibi eğlenceli bir şeyi tampon olarak koyduğumuzda hem erken kalkıyoruz, hem de çalışma zamanından önce bizi güne hazırlayacak pek çok şeyi, erkenden yapmış oluyoruz.

İsimler çok aklımda kalmaz, zaten çok orjinal isimler var kitapta. Öte yandan isim verip, size kahramanı tanıtmak da istemem; çünkü kime baksak kahraman diye, bir öteki kahramanın hikayesi bizi karşılıyor ve olaylar bir şekilde bizi biraz önce kaldığımız yere getirip, ummadığımız başka şekillerde devam ediyor. Çok kitap okuyan biriyseniz, bu tarz başka kitaplar okumuş olabilirsiniz ama ben hala yeni sayılırım ve İhsan Oktay Anar’ın bu tarzı çok büyük bir ustalıkla kullandığını düşünüyorum. Bu nedenle de kendimi şanslı sayıyorum.

Kitaptaki dünya beni büyüledi. Her satırı, bir filmin sahneleri gibi gözümde canlandı. Beynimdeki sahneler o kadar güzeldi ki, bu kitabın filmini nasıl oldu da hala çekmediler, dedim kendime sıkça. Umarım bir gün, elbette hakkını vererek, filmini çekerler ve ben de ne kadar hakkını verseler de “Kitabı daha da güzel, mutlaka okuyun!” derim.

Benim aksime, çocukluğunu ve gençliğini pek çok kitabı okuyarak geçiren ve şu an içinde okunmak için beni bekleyen yüzlerce kitabı barındıran bir kütüphane oluşturan sevgili eşim Evrim‘e çok teşekkür ederim.

Her çocuğun güzel bir evi olmasını, evinde güzel kitaplar okuyan sevdikleri olmasını ve bu sayede kendisinin de güzel kitaplar okuyarak büyümesini diliyorum.

Je veux / ZAZ

Arada açıp dinliyorum. Orjinal sözlerine bakarak dinledim az önce ama yok; Fransızca öğrenmeden okumam, söylemem mümkün görünmüyor. Belki ilerde öğrenip, söyleyebilirim. Şimdilik dinlemek de mutlu olmaya yetiyor :)

Yeni Başlayanlar için WordPress Eğitim Serisi: 01 Giriş – Direkt canlıda çalışacağız!

Merhaba arkadaşlar,

İsmim Ömür Yanıkoğlu. Home office çalışan bir freelancer-ım.

Hakkımda detaylı bilgiye ulaşmak isterseniz, bloğumdaki hakkımda sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Link bu videonun açıklama kısmında mevcut.

Bu eğitim serisini öncelikle kız kardeşim Elmas için hazırlıyorum.

Bu nedenle standart eğitim serilerinden biraz daha farklı bir yol izleyeceğim. Temelleri ihtiyaç oldukça aktaracağım ve mümkün olan tüm kısa yolları kullanacağım. Çünkü kardeşimin olabildiğince erken bir şekilde para kazanmaya başlamasını istiyorum.

Bu nedenle lokalde, yani kendi bilgisayarınızda websitesi çalıştırmak gibi ileri düzey sayılabilecek maddeleri es geçeceğim. Bilgisayarınıza hiç bir şey kurdurtmayacağım ve bu nedenle sizi web sitesi hazırlama maliyetleriyle doğrudan karşılaştıracağım.

Bu maliyetler alan adı, sunucu ve ücretli bir WordPress temasının (The7’ın) maliyetleri.

Yanlış anlamayın sakın; doğrudan ilgili ürünlerin web siteleriyle işlem yapacaksınız; size bana fayda sağlayacak hiçbir link vermeyeceğim.

Çünkü bu eğitim serisini hiçbir kar amacı gütmeden hazırlıyorum. Geribildirimlerinizle de elimden geldiğince daha faydalı hale getirmeye çalışacağım.

Söz konusu maliyetler, yaklaşık 60$ tutuyor. Şu anki kura göre yaklaşık 350 TL. Ciddi bir maliyet değil ama parası olmayan biri için 50 kuruşun bile ödenemeyecek bir tutar olduğunu kendimden biliyorum. Yıllar önce 1 lira zannettiğim çayın, 1.5 lira olduğunu öğrendiğimde bir kafede mahsur kalmıştım. Utandığımdan, bunu ayyuka çıkarmadan, bir arkadaşımı aramıştım beni kurtarması için. Buradan Öner’e selam olsun :)

O yüzden bu maliyetleri karşılayamayacak olan arkadaşlardan peşin peşin özür diliyorum.

Ama bu sorunu aşabilmeniz için size bir önerim var.

Başta da söylediğim gibi, bu eğitim serisini kız kardeşim için hazırlıyorum ve onun, bir an önce evinin konforunda para kazanmaya başlamasını arzuluyorum. Bu da şu demek: Aynı durum sizin için de geçerli. Yani, sizin de bir an önce para kazanmaya başlamanızı sağlayacak bir eğitim hazırlamaya çalışıyorum.

Bu durumda şöyle bir yol izleyebilirsiniz: Eğitimi, hiçbir harcama yapmadan, yani izlediklerinizi uygulamadan bitirin. Eğer sonunda “Ben bu işi yapabilirim!” diyorsanız, ilk işinizi, çevrenizdeki internet sitesi yaptırmak isteyen bir tanıdığınıza ya da çevrenizden veya internet üzerinden ulaşacağınız bir müşterinize satabilirsiniz ve ondan bu maliyetleri karşılayacak bir ön ödeme alarak, bu maliyetleri ona karşılatabilirsiniz.

Bu, sizi masrafa sokmayacağı, hatta size doğrudan para kazandıracağı için çok iyi bir yol ama bunun iyi bir yol olmasının bir sebebi daha var, o da şu: Gerçek bir proje üzerinde çalışmak, öğrenme hızınızı kat be kat arttırır. Ben, CSS yazmaya, gerçek projelerle başladım ve yaklaşık 3 ayda neredeyse ihtiyacım olan tüm temele sahip oldum. Bakınız FreelanceFED. O zamandan kalma ve ilk profesyonel işime girmemi sağlayan bir portfolyo sitesi.

Toparlayacak olursak:

Ben işimi çok seviyorum, ve sizin de seveceğinize ve fayda sağlayarak, güzel işler yaparak bu işten para kazanabileceğinize inanıyorum. Bu nedenle önce kardeşimin, sonra da sizin, halk arasındaki tabiriyle, bu altın bileziği kolunuza geçirmenizi, gerçekten çok istiyorum.

Yolumuz açık olsun!

Ways to keep the WordPress uploads directory small

If you have some of those clients who uploads gigantic image files for simple corporate websites you know what I’m talking about. I know, because I have too and it could be very overwhelming most of time.

We’ve been talked about this with my friend Kenan and we’ve decided to keep future uploads small and optimize past uploads to save our server resources and increase page speeds and seo scores of our clients. There is many wins out there.

# Step 1

Prevent gigantic file uploads with simple but effective plugin: Resize Image After Upload

This little plugin is a smart and very useful companion to prevent big image files from your uploads directory.

You could resize source files with this plugin when uploading files to your server via WordPress. Easy peasy lemon squeezy!

But this plugin can’t resize past uploads and I wouldn’t want to use that feature even if this plugin could resize the past uploads because I could do that for all my clients at the same time over my server :)

# Step 2

Compress and resize all image files in home directory on your server

Note: I’m using RunCloud on DigitalOcean Ubuntu 18.04.

First of all, I have to say, I love it! It was insane :D

Because the traditional method scared me and I started thinking about how it could be done easily.

I just found it: the bash :)

There are three parts of this process:

First: Install ImageMagick to your server if you had not yet.

Second: Resize and optimize all images under /home directory which holds our all system users’ folders.

Third: Repair ownerships, because of that bash script sets all ownerships as root while process.

Attention! You have to backup your server or home directory before trying this because it uses mogrify which overrides existing files to keep folder structure. Just be careful!

Here is the codes:

# access your server via terminal with root privileges
ssh [email protected]

# install imagemagick
apt install imagemagick-6.q16 -y && apt install graphicsmagick-imagemagick-compat -y && apt install imagemagick-6.q16hdri -y

# go to home
cd /home

# compress images with %70 quality and resize 
# bigger files then 1500px to it
find . -name "*.jpg" -print0 | xargs -0 mogrify -quality 70% -resize '>1500x'

# repair ownerships via folder names 
# which are our system user names
for dir in *; do sudo chown -R "$dir":"$dir" ./ ; done

Thats it!

Cool, isn’t it :D

Note: You could face some ImageMagick warnings while process because of that corrupted files but don’t worry about it; because those files are already broken before we do this so ImageMagick couldn’t handle it, obviously.

I had used almost 13GB space and after this it become under 12GB whitin 13min.

We could add other file types like png or gif but for start this should be fine for us.

Conclusion

Cool developers like ShortPixel and ImageMagick keeps us save more time to keep our websites clean and of course bash scripts are awesome :)

Hope this helps someone ;)

Override WooCommerce templates from your plugin with child theme way

I needed this for one of my clients and this article helps me to find the right solution.

You can use the following snippet and after that you only need to place your template files in the root of your plugin like the official way.

/**
 * Plugin dir
 */
define('IRM_WOOCOMMERCE_VARIATION_SWATCHER_DIR', plugin_dir_path( __FILE__ ));


/**
 * Override WooCommerce templates from your plugin with child theme way
 */
function irm_woo_locate_template( $template, $template_name, $template_path ) {
	$re = '/woocommerce\/(templates\/)?(.*)/m';
	preg_match($re, $template, $matches);
	if(isset($matches[2]) && !empty($matches[2]) && file_exists( IRM_WOOCOMMERCE_VARIATION_SWATCHER_DIR . 'woocommerce/' . $matches[2] )) {
	    $template = IRM_WOOCOMMERCE_VARIATION_SWATCHER_DIR . 'woocommerce/' . $matches[2];
	}
	return $template;
}
add_filter( 'woocommerce_locate_template', 'irm_woo_locate_template', 10, 3 );

Hope this helps someone.

Eski Yazılar