Saat sekiz. Birden ayağa fırladım ve çalmakta olan alarmı kapatırken, “Ne biçim de vaktinde kalktım!” dedim kendime. Genelde böyle olmaz çünkü; yataktan zorla kalkar, gözlerimi ovuştururken yavaşça masanın üstündeki telefona uzanır ve alarmı kapattıktan sonra aynı uyuşuklukla yatağa geri dönerim. Bu kez farklı olmasının sebebi nedir, tam olarak bilmiyorum ama ara sıra oluyor böyle ve çok da hoşuma gidiyor.

Bir banyo yapıp, hazırlandıktan sonra evden çıktım ve işe gitmek üzere yola koyuldum. Montumu bulduğum iyi olmuş, hava epey soğuktu. Yavaş ve keyifli adımlarla ilerliyordum ıslak sokakta.. endişe duymadan, acele etmeden; saat daha dokuza çeyrek vardı çünkü.

Metro istasyonunun ilk merdivenlerinden inince karşıda, tavanda asılı duran ekrana bakarım hep, sıradaki hareket saatini öğrenmek için. Yine baktım. Hal bu ki  insanlar “Metro geleli bir dakikayı geçti ama koşarsan yetişirsin!” der gibi yanımdan hızla geçiyorlardı. Evet, koşsaydım yetişebilirdim ama acelem yoktu ki, erken çıktım bugün. Bilerek kaçırdım metroyu. Şimdi on dakikaya yakın beklemem gerekiyordu. Sevindim. Bankların hemen hepsi boştu. Yakın olan bir tanesine oturdum ve sırt çantamı ayaklarımın önüne koyarak içinden geçtiğimiz günlerde okumaya başladığım hikaye kitabını çıkarttım. Kaldığım yere bir kağıt parçası koyuyordum normalde ama son okumamda bunu atlamışım galiba. Kaldığım yeri bulmak için tanıdık gelen bir sayfadan itibaren tüm hikayelerin başlangıçlarına hızlıca göz attım ve birkaç hikaye sonra kaldığım yeri buldum. Okumaya başladım. Çok güzel bir çiftten bahsediyordu hikaye, ne güzel bir ilişkileri vardı. Keyifle, merakla, hayalimde canlandırarak okumaya devam ettim. Metronun geldiğini fark ettiğimde neredeyse kapılar kapanmak üzereymiş; ben girdikten hemen sonra uyarı sesi geldi ve kapandı kapılar.

Metroya yöneldiğimde olsa gerek sırt çantama koymuşum kitabı. Ama hikaye henüz bitmemişti, neden yaptım bunu? Telaşlandım galiba metroyu birden fark edince. Hikayenin devamını okumak istiyordum ama kitabı çıkarmaya tereddüt ettim nedense; insanların ukala olduğumu düşüneceğinden çekindim galiba. Ne aptalca. Neyse ki bunu fark etmem uzun sürmedi de, bir hamlede çantamın fermuarını açıp kitabı elime aldım ve hikayeye kaldığım yerden devam ettim. Hikayeler ortalama bir iki sayfaydı kitapta. Bu uzun bir tanesiydi; üç buçuk sayfa. Son sayfaya geldiğimde tüylerim diken diken oldu. Son paragrafa geldiğimdeyse derin bir nefes aldım. Sonra bitti. Bir an okuduklarımı, okurken hissettiklerimi düşündüm, başından sonuna kadar. Sonra iki sayfa geriye giderek hikayenin isime baktım: “Fil Mezarlığı”.

Ömür Yanıkoğlu
7 Ekim 2013, Pazartesi