Yazmaya Nereden Başlamalıyım

Yazmaya başlamadan önce ne yaptığımızı ve ne amaçla yaptığımızı bilmek gerekir. Yazmak nedir? Ne için yazıyoruz (ki bu son derece kişisel bir sorudur ve cevabı da kişiye mahsustur)? Ancak bu soruların cevabı bilinmediği müddetçe “nasıl yazarım?” sorusunun cevabı aranmalıdır.

Şu çok iyi bilinir ki yazmak insan doğasına paralel bir eylemdir. Her ne kadar insan evrenin yaratıcısı olmasa da kurmaca dünyanın yaratıcısı olarak son derece içgüdüsel bir duyguyu beslemektedir. Yazmak bir anlamda yaratmak ve yaradanı taklit etmektir. Bu anlamda manevi bir eylemdir.

Günümüzde yazı bir terapi metodu olarak da kullanımaktadır. Yazan kişilerin psikolojik anlamda son derece rahatladıklarını gösteren araştırmalar ve bilimsel bulgular mevcuttur. Ayrıca yazmak yazarak düşünmeyi de beraberinde getirdiğinden yazar olmanın zihinsel kapasitenin gelişimi açısından da faydalı olduğu daha önce bir çok çalışma ile gösterilmiştir.

Bunun dışında bazı kimseler de gündelik yaşantılarının notlarını tutmak için yazar. Örneğin gördüğü güzel bir kadını kelimelerle kaydeden veya başından geçen heyecanlı bir olayı yazarak kaydeden kişiler de mevcuttur.

Nasıl Yazmalı?

Yazarlığı hem zor hem de zevkli kılan unsur yazarın uzun süre kişiler, kavramlar ve olaylar üzerine düşünmesidir. Daha da zor olanı ise bir kurmaca eser çerçevesinde kavram, karakter ve olayları birbirine bağlamak ve uzun soluklu bir süreçte ilerletmek; ilerletirken de okuyucuya kyif ve heyecan vermektir. Özetle ve çok kabaca iyi yazmanın üç altın kuralından bahsedebiliriz:

  1. Olay, kavram ve karakterleri birbirine bağlamak
  2. Bunu yaparken okuyucuya keyif ve heyecan vermek
  3. Bütün bunları gerçekçi bir zeminde yapmak

Üçüncü madde bir anlamda ikinci maddenin ön şartıdır. Yani gerçekçi taklitleri (yazmaya bir anlamda gerçek dünyanın taklidi de diyebiliriz) ortaya sunduğunuz müddetçe okura keyif ve heyecan verebilirisiniz.

Bir diğer gözle bakmak isterseniz şöyle de düşünebilirsiniz: Yazarlık bir performans sanatıdır. Eserinize başladığınız dakikadan itibaren sahnedesinizdir ve sahnede kaldığınız müddetçe de okurun ilgisini diri tutmak durumundasınız. Üstelik lığın sahne sanatlarından daha zor bir yanı vardır. Yazarken ses, ışık ve hareket kullanmanız mmkün değildir. Okurla iletişim kurabileceğiniz tek yok kelimelerdir. Bu sebeple kelimelerinizi kurgunuzu en iyi aktaracak şekilde seçmelisiniz. Özetlemek gerekirse yazmanın iki temel unsuru vardır:

  1. Anlatacak bir şeye sahip olmak
  2. Sahip olduğunuz anlatı malzemesini keyif verecek şekilde aktarmak

Kişiyi yazarlığa götüren yol çok meşakkatli olsa da bu yolda yazarı destekleyen bazı yardımcılar da vardır. Örneğin:

  • Yazma yeteneği
  • İyi bir yazar danışmanı
  • Doğru geri bildirim
  • Sıkı bir gözlem gücü
  • Analiz becerisi

bir kişinin yazar olması için son derece elzem desteklerdir.

Peki Yazmaya Nerden Başlamalı?

Bu konuda görüüşler ikiye ayrılır. Bir grup yazar yazmanın plansız ve yetenekle kendiliğinden oluştuğunu söylerken yaratıcı yazarlıkla bilimsel olarak ilgilenen kuramcılar yazmak için analitik düşüncenin, eğitimin, planın ve sıkı çalışmanın şart olduğunu söylerler. Biz de bu noktada ikinci görüşün tarafındayız.

Kurmaca yazmaya başlamadan önce yazarın bir takım gözlem ve anlatı becerilerini edinmiş olması gerekir. Bunun için en az on defa aşağıdaki egzersizi yapmış olmak faydalı olacaktır.

Egzersiz 1:

Evinizin yakınında bir kamusal alan seçiniz. Bu alan cafe, park, hastane veya bir devlet dairesi olabilir. Gözünüze kestirdiğiniz ilk kişinin hayatını tahmin etmeye çalışın. Nasıl bir evi vardır? Ailesi nasıldır? Orada ne için bulunuyor? O sırada aklından neler geçiyor?

Yukarıdaki egzersiz iyi bir kurmaca esere başlamak için oldukça yardımcıdır. Bu kişi hakkında bir takım tahminler yürütürken kendinizi onun dünyasında bulacaksınız. Orada neden bulunduğu sorusuna cevap araken kurmaca eserinizin de iskeletini oluşturmuş olacaksınız.

Yazmaya nerden başlamamalıyım?

Yazmaya nerden başlamalıyım sorusundan belki de çok daha önemlidir bu soru. Çoğu amatör yazarın düştüğü başlangıç hataları vardır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

  1. Klişeler kullanmak: Hem içerik hem de slup açısından klişler kullanmak yazarlık deneyiminize zarar verir. Klişeler kişinin kendi zihinsel ürünü olmayıp toplumsal normların ve daha önceden yazmış/düşünmüş kişilerin ürünüdür. Bu sebeple amacı “yaratıcı yazarlık” olan taze yazar adayına zarar verecektir. Klişelere değinmek hem yazarın iç motivasyonunu kırar hem de okuyucuyu sıkar. Unutmamak gerekir ki öncelikle kendimiz için yazıyoruz ve yazmak üretmektir. Kendi üretmediğiniz fikirleri yazmaya kalkıştığınızda yazarlığınız da eksik kalacaktır. Edebiyat dnyasının ikinci bir “Kırmızı Başlıklı Kız” hikayesine ihtiyacı yok ne de olsa.
  2. Anlatıma tasvirle başlamak: İçerik açısından olmasa da uslup açısından tejlikeli bir durumdur esere tasvirle başlamak. Tolstoy, Dostoyevski vs. gibi usta ve klasik yazarlar kendi eserlerine tasvirlerle başlamış ve uzun uzun tasvirler yapmış da olsalar bu sizin de yapmanız gerektiği anlamına gelmez. Günümüz öykü ve romanı klasiklerden çok farklı bir geleneğe sahiptir ve günümüz okuyucusu görsel malzemeye çok daha alışkın olduğu için tasvirleri sıkıcı bulacaktır.
  3. Sıkıcı bir giriş yapmak: Tasvire ek olarak “O gün günlerden Cumartesiydi”. gibi zaman, mekan belirten girişler yapamka da son derece amatörcedir. Bu aslında yazacak malzemeniz olmadığı ve kağıt üzerinde oyalandığınız hissini oluşturur, ki böyle olmamalıdır. Aslında vermeniz gereken his neyi nasıl anlattığını bilen bir yazar olduğunuz ve okuyucunuzla olan randevunuzda kontrolün sizde olduğudur. Unutmayın ki okuyucu bir kitabı eline alıyorsa kendini yazarının taşıyacağı dünya ve rüzgara bırakmış demektir. Kontrolün sizde olduğunu hissettirmeniz gerekir.
  4. Gerçeküstü bir evren kurgusuyla başlamak: Yazarken ilk amacınız okuru sahici bir dünyaya çekmek olmalı. Bilimkurgu dahi yazıyor olsanız yazdığınız evrenin gerçekte var olduğu hissine uyandırmalı bir anlamda okuyucunuzu ikna etmelisiniz. Bu sebeple “Çıkmaz ayın son Perşembesinde uydurma sokakta yaşayan kağıttan bir teyze varmış” diyerek başlarsanız kurmacaya, okuyucunuzda yapmacıklık hissi uyandırırsınız. Bu sebeple önerimiz gerçekte var olan mekan adları kullanmak ve o mekanda yaşamış olan karakterler hissini yaratmanızdır.
  5. Az okuyarak kurmaca yazmaya çalışmak: Okursanız yazarsınız, okumazsanız nerden başlayacağınızı bilemezsiniz. Okuduğunuz eserin kalitesi hiç önemli değil. Kural basit. Tıkandığınız fakat yazmak da istediğiniz o anda elinize herhangi bir kitap alın ve okumaya başlayın. Zihninizdeki kurmaca yaratıcılık kanallarının kendiliğinden açıldığını göreceksiniz.

Yukarıda bahsedilen egzersizi 10 farklı mekan ve kişiyle YAZILI şekilde deneyip, başlangıcın beş hatasını da yapmadığınız müddetçe yazamıyor olmanıza imkan yok.

Kaynak: http://www.senaryoekibi.com/


Öykü Nasıl Yazılır

Birazdan okuyacağınız makale öykü yazmak konusunda istekli ve girişken olsun-olmasın herkesin yararlanabileceği bir içeriğe sahiptir. Öykü yazmaya (ve hatta okumaya) başlamadan önce okunmuş olması yazar ve okuyucuya doğru anlamda rehberlik edecek ve yazma/okuma deneyimini daha faydalı kılacak niteliktedir.

Öykü Mü Hikâye Mi Yoksa Roman Mı?

Öykünün nasıl yazıldığını konuşmadan önce öyküyü kısaca tanıtarak başlayalım. Öykü (İngilizce adıyla Short Story) 17. Yüzyıldan bu yana gelen hikâye anlatıcılığının yazıya dökülmüş halidir. Bir olay veya durum öykülendirme (story telling) adı verilen metotla – yani olay veya durumun karakterler üzerinden anlatılmasıyla okuyucuya aktarılır. İkisi de öykülendirme metoduna dayanıyor olsa da öykü ve roman farklı türlerdir. Sanıldığının aksine bu farkı yaratan en belirleyici özellik uzunluk farkı değil, anlatılan hikâye sayısıdır. Romanda birden fazla hikâye anlatılırken, öykü tek bir hikâyeyi anlatmayı amaçlar. Örneğin üç yüz sayfa uzunluğunda ama tek bir hikâyeyi anlatan öykü görmek nadir de olsa muhtemeldir. Diğer bir yandan öykü bir edebi türdür ve hikâye ile aynı şey değildir. Diğer bir deyişle hikâye öykünün içeriğidir (Gülsoy, 2009). Aynı hikâye sözlü anlatıldığı takdirde öykü olmaktan çıkar. Fakat edebiyat kuramcıları diğer birçok kavram ve kural konusunda ayrıştığı gibi öykü ve roman ve hikâyenin tanımı ve sınırları konusunda da ayrışırlar. Yukarıda belirttiğim ayrımlara katılmayan edebiyat kuramcılarına rastlamak da mümkündür.

Yazar Mı Okuyucu Mu Yoksa Her İkisi Birden Mi?

Çoğu yazar ve edebiyat sevdalısı iyi bir okuyucu olmadan yazar olunmayacağını savunur. Bu görüşe karşı çıkan, bir anlamda post modern yazarlar da mevcuttur. Bu kişiler yazarın daha önce yazılmış eserleri çok iyi ve çok sayıda okumuş olmasının yaratıcılığı kısıtlayacağını ve üretilecek olan eserleri yönlendireceğini söyler. Bu tartışmanın haklı ve haksız tarafı yoktur. Bu noktada önemli olan yazarın kendi tarzını tanıması, farkında olması ve kullanmasıdır.

Yaratıcılığın Yaratıcı Yazarlıktaki Rolü

“Yazar olmanın ön şartı çok ve iyi okumak mı?” sorusunun cevabını yaratıcılık kavramında aramalıyız. Yaratıcılığın temelinde birbiriyle ilgisiz görünen iki nesne, durum veya kişinin arasında benzerlik bulabilmek yatar. Örneğin daha önceden bir başkası tarafından yazılmış bir eseri okurken ( başka bir zamanda ve başka bir coğrafyada yazılmış dahi olabilir) kendi fikirleriniz arasında benzerlik kurabiliyor ve bunu da yazarak ifade edebiliyorsanız yaratıcı yazar olmuşsunuz demektir.

Yaratıcı Yazarlık Nedir?

Yaratma eyleminin insanlığın başlangıcından bu yana kişilerin kendisini ve dünyayı tanımasında ve algılamasında katalizör görevi gördüğü bilinmektedir (Günel, 2006). Yaratıcı Yazarlık ise kelime tanımı olarak yaratılan kurgusal bir dünyanın yazıya (ve yazarlığa) aktarılmış hali olarak tanımlanabilir. Bir başka deyişle yaratıcı yazarlık bir sanatsal formdur. Üretilen ve dünyayı (veya yaşamı) taklit eden sanatın yazıya dökülmüş formudur. Bu tanımına göre yaratıcı yazar olabilmek için illa ki öykü yazmak veya öykülendirme metodunu kullanmak şart değildir. Fakat günümüz jargonunda yaratıcı yazarlık deyince akla ilk olarak öykü ardından da roman yazarlığı gelmektedir. Şiir, mani veya herhangi bir türün sınıfına dahil olmayan yazılı sanatsal eserler de yaratıcı yazarlık kapsamında olmaktadır.

Her ne kadar Doğu dünyası çok kıymetli yazarlar yetiştirmiş olsa da Yaratıcı Yazarlık (İngilizce adıyla Creative Writing) batıda doğmuş bir disiplindir (Günel, 2006). Disiplin olarak Yaratıcı Yazarlık’tan kasıt yaratıcı yazarlığı sistematik bir akademik disiplin olarak görmektir (Biricik, 2013). Bu disiplin Türkiye’de yeni yeni tanınmaya başlamış olsa da Yaratıcı Yazarlık konusundaki Türkçe kaynaklar kısıtlıdır (Bolat, 2005).

Öykü Nasıl Yazılır?

Öykü geleneği her ne kadar Türk Edebiyatı’nda olsa da (Güneli, 2006), Yaratıcı Yazarlık Batılı bir disiplin olduğundan (Bolat, 2005) bu konudaki edebiyat kuramları Batılı düşünürlerin sistemine göre kurulmuştur. Aynı şekilde bu sistematik yaklaşım Yaratıcı Yazarlığı duyguların kâğıda yansıması olarak değil düşüncenin, muhasebenin ve titiz bir çalışmanın ürünü olarak görmektedir. Bu alanın Türkiye’de önemli gelen isimlerinden Semih Gümüş’ün de dediği gibi “Öykü duygularla değil, mantıkla yazılır.”

Aynı mantığa göre yaratıcı yazarlıkta ilham gelmesi için günlerce beklemeye gerek yoktur. İlham ancak yaratıcılıkla gelir ve yaratıcılığı tetiklemek için (yukarıdaki yaratıcılık tanımına bakınız lütfen)başka eserleri incelemek faydalı olacaktır. Başka eserler incelendiğinde kişi kendi sahip olduğu potansiyeli benzer ve farklılıklardan yola çıkarak daha rahat açığa çıkarabilir. Yaratmak için zihnimizi fikirlerle beslemek zorundayız ve fikre en rahat ulaşılabilecek yok okumaktan geçer.

Öykü yazma sürecinin yazar tarafından sancılı geçmemesi için öykünün önceden planlanması gerekir. Fakat yazmak bir serüvendir (Gümüş) ve yazar yazma yolcuğu esnasında planından sapmaktadır. Önemli olan yazarken kaybolduğunda tutunacak dalı bulmaktır. Planın görevi tam olarak budur. Plan bir iskelettir ve karakterler, olay örgüsü, zaman-mekan hakkında yazarı yönlendirir. Bu plan çerçevesinde yazar saptığı patikalardan ana yola ulaşır.

Yazmak için Ortam Yaratmak

Değerli İngiliz yazar Virgina Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” isimli eserinde meşhur bir sözü vardır. Yazmak için yazarın kendine ait bir odasının olmasını söyler. Yazarın bir odası olması elbette ki şart değildir ama yazmak için rahat hissettiği alanı bulması şarttır. Bu alan bir kahve evi, mutfaktaki küçük masa veya pencere önü bir koltuk dahi olabilir.

Kaynakça

  • Biricik, D. (2013). Yaratıcı Yazarın Rehberi : Yazarlık Eğitimi Neden Gereklidir.
  • Bolat, S. (Haz.). (2005).Öykü Yazma Teknikleri. İstanbul: Varlık Yayınları.
  • Gülsoy, M. (2009). Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık. Baskı, İstanbul: Can Yayınları.
  • Gümüş, S. Okuryazar.tv söyleşi.
  • Günel, B. (2006). Yaratıcı yazarlık ve günümüz Türk öyküsü. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 46, 2 (2006) 61-86.
  • Woolf, A. V. S., & Öncü, S. (1987). Kendine ait bir oda. Afa.

Kaynak: http://www.senaryoekibi.com/


Öykü Yazma Teknikleri – 1

Yazarlığın yetenekle doğuştan mı geldiği yoksa eğitimle mi edinildiği çok tartışılan konulardan biri. Bu tartışmanın hangi tarafında olursanız olun prensipli bir şekilde ve mutlak suretle düzenli olarak yazılmadığı sürece iyi bir yazar olunmayacağı gerçeğinden kaçamazsınız.

Bu yazımızda yaratıcı yazarlık atölyelerinde sık sık bahsedilen öykü yazma tekniklerinden bahsedeceğiz.

Kurmaca yazıyı beş temel ögeye ayırmak mümkündür: Karakter, zaman, mekan, olay örgüsü ve üslup. Üslubu bir başka yazıda konuşmak üzere dışarı bırakıyor ve diğer dört elementi inceliyoruz.

1. Karakter

Öykülendirme yoluyla anlatılan kurmaca yazıların olmazsa olmaz ögesi karakterdir. İster klasik ister post-modern bir kurmacanız olsun karakter olmadan olmaz. Fakat bu her karakterin bir kişi olmak zorunda olması anlamına gelmez. Örneğin sizin kurmacanızın (bundan sonra öykü diyeceğiz) karakteri bir kedi veya bir yel değirmeni olabilir. Karakteri karakter yapan şey onun ait olduğu sınıf değil kişiliği, duygu ve düşünceleridir. Karakteri karakter yapan özelliklere zayıf yanlar, arzu, hırs ve ihtiraslar ya da korkuları eklemek de mümkündür. Biz aslında bütün öykü boyunca bir karakterin yukarıda sözünü ettiğimiz zayıf yanları, arzuları, ihtirasları, hırsları veya korkuları doğrultusunda yaşadığı değişimine/dönüşümüne tanık oluruz.

Bir öyküde karakter oluşturulurken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta inandırıcılıktır. Karakteriniz kedi bile olsa onu öyle inandırıcı bir şekilde sunmalısınız ki okuyucu kedinin konuşabileceğine inanmalı. Bir karakteri inandırıcı kılmanın en kolay ve önemli iki yolu vardır. Birinci yol karakter işi gücü, giyimi kuşamı, başkalarıyla olan ilişkileri, istekleri, zaafları, ayakkabı numarası, sevdiği yemekler, saçını tarayış biçimi gibi detaylarıyla sunmaktır. Bunu yaptığınız takdirde okuyucuyu karakteri sonraki davranışlarına daha iyi hazırlarsınız. Ayrıca karakteri okuyucu zihninde canlandırmanın da en kolay yolu budur. Diğer bir deyişle okuyucunun zihninde karakterinizi sözcüklerle çizmeniz gerekmektedir. Mümkünse sesinin kalınlığı/inceliği, teninin kokusuna kadar canlı bir karakter çizmelisiniz.

Karakteri inandırıcı yapan bir diğer unsur ise diyalogtur. Yarattığınız karakterin iç dünyasını okuyucuya aktarmanın en sahici yolu diyalog yazmaktır. Siz bir karakterin canının limonlu dondurma çektiğini okuyucuya yazar olarak söyleyeceğinize bırakın karakteriniz bunu kendi ağzından söylesin. Yani karakterin okuyucuyla konuşmasına izin verin. Okuyucunuz karakterinizin yaşadığına ancak bu şekilde inanacaktır. Diyalog konusunun en hassas noktası karakterin seçtiği kelimeler, kullandığı üslup ve şivedir. Yöresel şiveleri ve belirli sosyal sınıflara ait jargonları kullanmaktan çekinmeyin. Unutmayın ki gerçek hayatta bir sokak çocuğu argo kullanır ama bir prens argo kullanmaz.

2. Mekan

Mekan da aslında öykünün bir karakteridir. Öykünüzün meselesini mesele yapan şey mekandır. Mekanla uyum içerisinde olmayan kişi ve davranışlar öykünün çatışmasını yaratır. Örneğin bir hastanede rakı içip göbek atan bir karakter yaratamazsınız. Mekanınız ve karakteriniz (birazdan bahsedeğimiz zaman da dahil) ahenk içerisinde olmalıdır.

Her ne kadar bazı yazarlar olmayan mekanlar yaratmayı ve öyküleri içerisinde kullanmayı sevseler de yeni yazarlara bu durum tavsiye edilmez. Okuyucunun zihninde istenilen canlılığı ve gerçekliği yaratmak için zaten var olan bir mekânı kullanmanın hiçbir sakıncası yoktur. Aksine mekan ne kadar güçlü durursa karakterleri de o denli içine alır.

Mekân yaratırken iç ve dış mekân seçimi yapmanız gerekebilir. Kurgunuza göre hem birden fazla iç hem de birden fazla dış mekâna ihtiyaç duyabilirsiniz. (İç mekandan kastımız ev, ofis vs. gibi belirli kişilerin girebileceği, dış mekandan kastımız ise bir karakterin çok kişiye rastlayabileceği halka açık park, bahçe veya kafe gibi alanlardır.) Bazense yalnızca bir mekân kullanmanız gerekebilir. Mekânınızı kurgunuz ve karakterleriniz belirleyebileceği gibi karakterlerini kurgu ve mekanı da belirleyebilir.

Her ne kadar eski ve klasik eserlerde uzun mekan betimlemelerine rastlıyor olsak da günümüz edebiyatında uzun (ve gereksiz) betimleme yapmak pek de hoş karşılanmaz. Dostoyevski zamanında bir uçağı uzunca betimlemek gerekli olabilirdi çünkü o dönemde uçak olmadığı gibi olsa bile uçağın ne olduğunu bilen okuyucu sayısı azdı. Oysa günümüz görsel çağında uçağa hiç binmemiş bir kişi de pek ala uçak hakkında fikir sahibi olabiliyor. Unutmamak gerekir ki öykü yazmak okurla iletişim kurmaktır, her istediğimizi okura okutmak değil.

Günümüz yazarının betimlemeden anladığı o mekanı kendisine benzer diğer mekanlardan farklı kılan şeyleri anlatmak olmalıdır. Örneğin bahsi geçen evin herhangi bir evden neden ve nasıl farklı olduğunu anlatmak gibi.

Mekan anlatımında yazarın ve okurun işini en çok kolaylaştıran ve iletişimlerini en çok güçlendiren şey duyulara hitap etmektir. İyi bir yazar betimlemelerini yaparken beş duyudan faydalanmalıdır. Örneğin bir köy evinde yanan odun sobasının sıcaklığı, yeni demlenmiş çayın kokusu ve keçi peynirinin tadından bahseden bir yazar okuyucuyu kendisine ve eserine daha kolay çekebilir.

Bu yazının ikinci kısmında zaman ve kurguya değinecek ve kurmaca yazarlığıyla ilgili genel hususlardan bahsedeceğiz.

Kaynak: http://www.senaryoekibi.com/


Öykü Yazma Teknikleri – 2

Bundan bir önceki yazımızda öykü yazma tekniklerine bir giriş yapmış ve öykünün dört temel ögesi olan karakter, mekân, zaman ve olay örgüsünden ikisi olan karakter ve mekân üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda geri kalan iki öge olan zaman ve olay örgüsüne kısaca değinecek ve öykü yazmayla ilgili genel birkaç ihlal edilebilir kuraldan bahsedeceğiz.

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce Murat Gülsoy’un (2005) değindiği bir noktayı unutmamamız gerekiyor:

Kurmaca yazmanın belirli kural ve teknikleri vardır fakat bu kural ve tekniklerin hepsi ortaya çıkarılacak ürünün niteliğine göre ihlal edilmeye hazırdır.

3. Zaman

Kurmaca eserlerin üç zamanı vardır: (1) Olayın geçtiği zaman (2) Kurmacanın okunduğu zaman ve (3) Psikolojik zaman. İyi bir yazar bu farklı zamanların farkında olabilen ve olayın geçtiği zamanı iyi kullanabilen yazardır. Ayrıca olayın geçtiği zamanı da çatallandırmak ve iki veya daha fazla zaman diliminde geçen olaylar yaratmak da mümkündür. Burada bir parantez açıp şunu belirtmek isteriz ki öykü romana göre daha sınırlı yeri olan bir türdür. Bu sebeple öyküde olayın geçtiği zamanı iki veya daha fazla dilimle çatallandırmak yazın kalitesini (özellikle yeni başlayan yazarlar için) düşürecektir. Romanda ise tam tersi, yazarın bolca yeri ve okuyucunun da bolca zamanı vardır. Bu sebeple birden fazla zaman dilimi kullanmak bir anlamda roman için beklenen bir durumdur.

Bunların dışında zamanı kullanmanın da bir takım teknikleri vardır. Flashback ve flashforward bu tekniklerin başlıcalarıdır. Ayrıca Gülsoy (2005) Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık’ta kesme tekniği, n-montaj tekniği gibi tekniklere de yer vermiştir.

Bu tekniklerin her biri uzun anlatım ve pratik gerektirdiğinden burada uzunca bahsedemeyeceğiz fakat atölyelerimizde en çok üzerinde durduğumuz konulardan biri yazarın zamanı kullanmayı ve yönetmeyi öğrenmesidir. Bir kurmaca eseri gerçekçi yapan ve yazarın ustalığının en önemli sembollerinden biri kurmaca içinde zamanı nasıl kullandığıdır.

4. Olay Örgüsü

Olay örgüsü öykünün kurgusu olarak da bilinir. Öykü kurguları genelde çatışma veya değişim/dönüşümdür. Olay örgüleri neden-sonuç çerçevesinde gelişen olaylar dizinine verilen isimdir. Örneğin bir karakterin köyden kente göç etmesi, kent kültürüne uyum gösteremediği için psikolojik bunalım yaşaması, bunun sonunda ahlaki değerlerinin değişmesi olay örgüsüne bir örnektir. Genelde yazarlara kurmacada karakterlerin yaşayacakları tüm olayları madde madde sıralamaları önerilir. Bu sıra yazarın yazarken belirli bir çerçevede kalmasını sağlar. Aksi takdirde derli toplu yazmak için fazlaca bir efor gerekecektir.

Bunun dışında plansız kurgu da yapmak mümkündür. Plansız kurgularda önce karakter yaratılır. Ardından yazar bu karakteri çok iyi tanıdığına emin olduktan sonra kendi yarattığı karakteri kurgu dünyasına atar. Bundan sonra gelişecek olaylardan e yazarın ne de karakterin haberi vardır. Hepsi o anki yazma sürecine bağlıdır. Yazıya teknik olarak bakan yaratıcı yazarlık atölyelerinin çok tavsiye ettiği bir metot değildir bu plansız yazım. Yazar ustalaşmadığı sürece plansız kurguyu yönetmekte zorlanabilir. Özellikle belirli bir iskelet çerçevesinde hareket etmeye pek elverişli değildir bu doğaçlama kurgular. Çok kez yazmayı-silmeyi gerektirebilir veya tek seferde yazılmış hali anlık duygularla olduğu için okuyucuyu istediği havaya sokamayabilir.

Nasıl bir önceki yazımızda mekânın da bir karakter olabileceğini söylediysek, zamanın da bir kurgu ögesi olabileceğini söyleyebiliriz. Yazar çeşitli zamanla oynama teknikleri kullanarak çok basit olan bir olay örgüsünü okuru şaşırtacak şekilde sürprizli aktarabilir. Neden-sonuç ilişkisi zamanı da içinde barındırdığı için (her zaman önce neden gelişir ardından sonuç gelir) birden fazla zamanın kullanıldığı kurmaca yazılarda olayın sonu eserin başında veya ortasında sunulabilir. Fakat tek bir zaman dilimi ele alınıyorsa olay örgüsünün sonu kurmaca yazının da sonu olmalıdır.

Genel Tavsiyeler:

Kurmaca yazıların dört temel ögesi üzerine kısaca değindik. Edebiyat başlı başına bir alan ve yazmak da tek başına bir sanattır. Birkaç sayfalık bir makaleyi okumak elbette bir yazar yetiştirmek için yeterli değildir.

Yazımızın bundan sonraki kısmında yazmak, yazarlık, yaratıcı yazarlık ve kurmaca üzerine birkaç ufak fakat önemli noktadan bahsedeceğiz. Bu noktaları öykü ve romanın tür olarak temel ayrımı ve yazarın dikkat etmesi gereken noktalar, öykü yazmanın en önemli kısmı ve üslup üzerine birkaç not olarak sıralayabiliriz.

Öykü kısa olması sebebiyle dinamik bir türdür. Hızlı başlayıp hızlı bitmesi gerektiği gibi yazarken de tempo hiç düşmemelidir. Öykü yazmayı bir koşu olarak da düşünebiliriz. Roman ise uzun ve sakin bir yürüyüştür. Aheste yazılmadığı takdirde okuyucuyu yorar. Fakat bu demek değildir ki bütün romanı uyuşuk bir tempoda sürdürmelisiniz. Aksine yer yer hızlanmalı yer yer yavaşlamalısınız ki okur kendini canlı bir dünyada hissetsin. İster roman isterse öykü yazın yazılarınızda gerçek hayatın mükemmel bir taklidini oluşturmayı hedeflemelisiniz.

Öykünün kalbi giriş cümlesidir. Ne kadar can alıcı ve ne denli dinamik bir cümleyle başlarsanız hem yazar olarak siz yazmaktan hem de okur okumaktan zevk alır. Olabildiğince farklı, hayat dolu, ilgi çekici bir cümle ile başlamasınız öykünüze. “O gün günlerden pazardı.” dediğiniz an öykünüzün okunurluğunu düşürürsünüz. Modern çağda yazılan öykülerin girişleri de birer buluş niteliğinde olmalıdır. Unutmayın ki siz hem yapay bir dünyanın yaratıcı hem de üslup mühendisisiniz bir yazar olarak.

Genç tecrübesiz yazarların en sık düştüğü hatalardan biri de uzun cümleler kurmaktır. Uzun cümleler kurmak anlatım bozukluğuna davetiye çıkarmaktır. Uzun cümle kurmak usta yazar olmak demek değildir. Bir yaza kısa cümle kurmakla çocuksu bir üslup da edinmez. Kısa ve anlaşılır cümlelerden kaçmamak gerekir.

Taze yazarların bir başka yanılgısı da yazarın toplumsal görevini hakkıyla yerine getirmeye çalışırken okuru bunaltmasıdır. Bir yazar elbette ki sosyal mesaj vermeli ve bir meseleyi savunmalıdır. Yazarın sanatçı olmasındaki en önemli unsurlardan biri de toplumsal konulara eğilmesidir. Ama unutmamalı ki bir yazar kimseye öğüt verecek kadar egoist olamaz. Okura mesaj yerine öğüt vermek amatör olmaktan öte bir iticiliktir. Bu kural bir tek çocuk kitapları yazarken ihlal edilebilir çünkü çocuk kitaplarının misyonu çok daha farklıdır.

Üslupla ilgili elbette söylenecek daha çok şey. Üslup yazardan yazara değişir elbette ki. Bu sebeple her yazara üslup konusunda aynı tavsiyeyi vermek doğru olmaz. Taze yazar olarak ustalık yolunda ilerleme gibi bir niyetiniz varsa ve bu niyet niyet olmaktan çıkmış, bir karar dönüşmüşse size bir yazar koçu edinmenizi tavsiye ederiz. İyi bir yazar koçu ile uzun süreler çalışmak hem yazarlığınızı geliştirecek, hem kendi üslubunuzu bulmanıza yardımcı olacak hem de sizi daha üretken kılacaktır.

Kaynak: http://www.senaryoekibi.com/


Öykü Yazma Tekniği

Öykü, gerçek ya da düş ürünü bir olayı aktaran kısa düz yazı şeklindeki anlatıdır. Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatı türlerinden ayrılır.

Öyküde, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur. Karakterler belli bir olay içinde gösterilir. Bu karakterlerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır. Konu tümüyle düş ürünü olabilir, ya da son derece gerçekçidir. Genellikle ironik bir rastlantı yoluyla yaratılan özel bir an üzerindeki yoğunlaşma sürpriz sonlara olanak verir.

Eski Yunan’daki fabl ve kısa romanslar, Binbir Gece Masalları öykünün habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda romantizm ve gerçekçilik akımlarının yaygınlaşmasıyla edebi bir tür haline gelebildi. Edgar Allan Poe’nin Grotesk ve Arabesk öyküleri adlı eseriyle yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil Avrupa’da da etkili oldu. Almanya’da Heinrch von Kleist, ve E. T. A. Hoffmann, psikolojik ve metafizik sorunları öykülerinde masalsı bir anlatımla yansıttılar.

20. yüzyıla girildiğinde öyküler ilk kez genellikle gazete ve dergilerde yayınlanıyor ve bu yüzden gazeteciliğe özgü yerel renkler taşıyordu. Bret Harte’nin öyküleri, Ruyard Kipling’in Hindistan’daki yaşamı anlatan öyküleri, Mark Twain’in Missisippi öyküleri bu özelliktedir.

Rusya’da Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Çehov’un öyküleri, öykü türünün edebi eserler arasında sağlam bir yere oturmasına büyük katkı sağladı.

Öykü yazma eyleminin başarısızlığı çoğunlukla, düşünsel ve kurgusal olarak konu hakkında yeterli deneyime sahip olamamaktan kaynaklanır. Yaşamı öyküler bütünü olarak tanımlarsak; yaşamın herhangi bir parçasında özümsediğimiz deneyim ve gözlemlerimizi kağıda aktarmanın –belli ipuçları ve kriterler yardımıyla- hiç de zor olmadığını fark ederiz.

Aşağıda sunulan ipuçları ve değişik açılardan ele alınan varsayımlar, öykü yazmaya yeni başlayan yazar adayına rehberlik edebilecek niteliktedir. Aynı zamanda, profesyonel öykü yazarlarının da, bu sunumların tümünü veya birkaçını takip etmeye devam ettiğini unutmamak gerekir.

1. Okumak

Tüm yazın dallarındaki yazma uğraşı, okuma sürekliliğiyle doğru orantılıdır. Ne kadar çok okursanız, o kadar çok yazma şansınız vardır.

Genç öykü yazarı, okuma eyleminde seçici olmak zorundadır. Okumaya “öykü türü” ile başlamanın zararı, yararından daha fazladır. Çünkü; konusu, kurgusu, anlam bütünlüğü ve üslubu oturan her öykü çoğunlukla “ben bu işi başaramam” yargısına gotürür yazar adayını. Oysa “roman” okumada bu süreç tam tersine işler: Yapısı itibariyle birçok öyküyü barındıran roman, okunup bitirildiğinde tek bir öykü okumuşçasına anlamsal bütünlük bırakır okuyucunun belleğinde. Sayfalarca yazının içinden çıkarılan bu bütünlük yazar adayına, “ben bu işi beceririm” dedirtircesine kolay görünür. Eğer yazarımız eline kalem alıp, okuduğu romanı hayalindeki çağrışımları da ekleyerek tekrar yazmaya koyulursa; ilk öykü denemelerine başlamış olacaktır. Bu denemeler çoğunlukla romanın özeti niteliğinde olsa da, yazar adayının hayal gücünün ivmelenmesine yardımcı olacaktır.

Roman okuma ve özetini çıkarma işinden sonra “şiir türü”ne geçilebilir. Şiirdeki ezgisel imgelerle örülmüş her dize, yazarın hayal gücünü kamçılar. Okuduğu şiirin her dizesini bir öykü paragrafı olarak 5-6 satırda açımlayan yazar adayı, romanla daralttığı biçimi şiirle genişletmiş olur. Yani artık hayal gücünü ve düşünsel yetisini kontrol edebiliyordur. Eh, artık öykü okuma zamanı gelmiştir.

Öykü okuyun!.. Uzunundan kısasından, sağından solundan, toplumcusundan bireyselinden bol bol öykü okuyun. Sadece öyküleri değil; onların yazarlarını da, yani öykücüleri de okuyun okumalarınızda… Aklınıza bir konu mu geldi, hemen “bunu Sait Faik olsaydı nasıl yazardı?” diye kurgulayın kafanızda. Kurgunuz sizi tatmin etmediyse açın Sait Faik’i, bir daha okuyun…

2. Yazmak

Kafanızda hoş bir konu var, önünüzde kağıt-kalem ve düşünceniz tümüyle yazmaya ayarlı… Ama, yazamıyorsunuz çünkü, yeterli gücü bulamadınız başlamak için. “İlham!” demeyin, o sadece ustalaştığınızda çalar kapınızı. Siz, yazma alışkanlığından yoksunsunuz. Çünkü; roman, şiir, öykü derken sadece okuma alışkanlığı verdik size; yazma alışkanlığını edinmek elinizde…

Kafanızdaki konuyu unutun ve boş bir sayfaya gün içinde olan olayları, gözlemlerinizi, hislerinizi aktarmaya başlayın. “Cümle kuruluşlarım berbat”, “ ya biri bunları okursa”, “ne kadar basit kelimeler seçtim” gibi kaygılara kapılmayın sakın çünkü, sayfa dolduğunda yırtıp çöpe atacaksınız onu…

Sayfa doldu mu? O zaman yeni bir sayfa açın ve düne ait olanları aktarın. Sonra öbür güne, sonra ertesine… Eliniz yoruldu sanırım. Çay-kahve molası ve müzik… Yeterince dinlendiğinizi düşündüğünüzde tekrar boş bir sayfa açın ve bugüne ait olayları (bu yazma debelenmeleriniz dahil) baştan sona tekrar yazmayı deneyin. Sayfa dolduğunda güzelce katlayın ve yarınki yazma denemenizden sonra okumak üzere bir köşeye kaldırın.

3. Not Almak

Her insan üstün bir belleğe sahip değildir. Gün içersinde olan birçok olay ve bu olaylar içindeki duygulanımlar, çoğu zaman kısa sürede uçup gider zihnimizden. Yazar için güçlü bir bellek, not almasındaki kabiliyetiyle ilişkilidir.

Şort-gömlek dolaşsanız bile, bir yerlerinizde taşıyabileceğiniz büyüklükte bir not defteri edinin. Not defterinizi alıp, eğer İstanbul’daysanız Eminönü-Kadıköy seferi yapan yolcu vapuruna, İzmir’deyseniz Konak-Karşıyaka feribotuna, Ankara’daysanız Gar-Sincan trenine atlayın (başka şehirlerde başka vesaitlere)… Gözünüze kestirdiğiniz en geveze çiftin (mümkünse 40 yaşını aşmış, iki bayan olsun; birisinin başı geleneksel olarak örtülmüş, diğeri hafif makyajlıysa ne ala!..) karşısına oturun. Tüm konuşmaları elinizin hızı yettiğince yazmaya çalışın. Her konuşmanın sonunda en az iki cümle yazacak kadar boşluk da bırakmayı ihmal etmeyin:

“— Geçen Leyla’lar geldi çocuklarıyla… Çocuk değil canavarlar mübarek!.. Biri büfenin üstüne çıkar, öbürü televizyonla oynar… Hele kız… elinde bir cep telefonu; şak-şuk mesaj çekip fingirdeşiyor.”

“— Ya, yaa… Artık bizimkilerin de hepsinde var bu meret. Oğlanın yüzünü sofradan sofraya görüyoruz. Alıyor cep telefonunu, giriyor inine akşamları…”

Aa, evet! Bu konuşmaları yazarken ara sıra göz ucuyla deneklerinizi de süzün. Çünkü arada bıraktığınız boşluklara konuşmalar esnasında hayalinizde kalan tasvir ve betimlemeleri sığdıracaksınız sonra…

“Elif Hanımın kahverengi benli parmakları hayali bir cep telefonunun tuşlarında gezinirken, eklemlerinden çıkan romatizmalı şıklamalar tuş sesi efekti veriyordu.”

Olmadı değil mi?.. Bu, ara doldurma betimlemesini ben de hiç beğenmedim. Neden olmadı sizce? Çünkü, zihnimde tasarladığım diyalog gerçeklikten uzak olduğu için, onu tamamlayan zihinsel betimlemem de bu kurguya yama gibi durdu. Unutmayın; gerçek diyaloglar her zaman zihinde tasarlanandan daha açık ve akıcıdır. Aynı zamanda yukarıdaki betimlemede öykü türünün kaldıramayacağı kadar ağır tamlama bulunuyor. Öykü tamlamalardan ne kadar çok uzaklaşırsa, (onlara yakın olmak romanın işi) o kadar aktarımlı olur. Siz en iyisi gerçek diyalogları gözlemleyin ve gördüklerinizi kısa tasvirlerle aktarın not defterinize.

Film seyrederken replikte yer alan bir cümle, müzik dinlerken sözlerdeki bir kelime, Makbule Ablanın çamurlu suyla oynayan oğlu Memed’e ana-avrat düz gitmesi; evet hepsi, ilerde yazacağınız bir öyküye neden konu olmasın? Not alın!…

4. Yaşamın Gerçekliğiyle İlgilenmek

Hayat, yatağınızdan kalktığınızda, yüzünüzü yıkadığınızda, kahvaltıya oturduğunuzda değil; eşikten atlayıp sokak kapısını araladığınızda başlar. Hayatı yakalamaya gayret etmezseniz, onun öyküsünü yazmaya çalışmak şöyle dursun; yazılmış öyküsünde yan karakter bile olamazsınız. Çabuk, üzerinize-başınıza çeki-düzen verin ve dışarıya çıkın!..

Yürüyün önce sokaklarınızda: Tüm organlarınızla yürüyün… Bu kaldırımdaki şu taşa kaç kez abandı tabanlarınız, anımsayın. Fatma Ablanın balkonundaki sardunya çiçek mi açmış (ne de genzi yakan ıtırlı bir kokusu vardır şimdi…), Bakkal Hasan gözlük çerçevelerini mi değiştirmiş (Almanya’dan, oğlundan para mı geldi acaba?), Rukiye ile Hüseyin yine çay bahçesinde mi basılmış (hayta oğlan! Ne diye bırakıverdin fabrikadaki işini. Böyle işsiz-güçsüze verir mi Mustafa Amca kızını…), adımlarınızda duyun, görün, hissedin.

Çoğu genç yazar, henüz bilinçsel olgunluğa ve yaşamsal deneyime sahip olmadan odasına çekilip öykü yazacağını umar. Arada çok özenli ve özgün çalışmalar çıksa da; ne yazık ki çoğu ürünler sadece içsel bulanıklıkla ilgilidir ve öyküsel kurgudan yoksundur. Yaşamın özü bu statik üretime göre şekillenmeyecek kadar dinamik ve hatta kaotiktir. Yaşanılan coğrafyanın ekonomik, sosyo-kültürel ve mekansal sorunlarını, yöresel değer ve kümülatif bilincini görmezlikten gelerek öykü yazılamaz. Günümüzde de eserlerini zevkle okuduğumuz öykücülerin (hatta diğer yazarların) hayat hikayelerine bir göz attığınızda; malikanelerde, saraylarda ya da içsel odalarında değil, sokaklarda, tarlalarda, meydanlarda ömür törpülediğini göreceksiniz. Bu sokaklar sizin: Yürüyün…

5. Hoşgörülü Olmak

Yazar olarak, hoşgörülü bir çizgi benimsemezseniz öykülerinizdeki karakterler de tekdüze kişilik sergileyecektir. Bir öykü yazarı asla “yargı”da bulunmaz. Karakterleri hoşgörüsüz, yargılayan, saldırgan, sabırsız olabilir tabi ki… Üstelik ne kadar farklı karakteri tahlil edip yansıtabilmişse eserlerine o yazar için o kadar “hoşgörülü” tanımlamasını da getirebiliriz. Ancak bazı durumlarda (ahlaksal çöküntü, toplumsal buhran, ekonomik yokoluş gibi) olumsuzlukların altını çizmek, güzele/iyiye/topluma açılan pencere olmak adına karakterlerindeki hoşgörü sınırlarını azaltabilir. Bu onun en doğal hakkındır çünkü bu hak az önceki başlıkta tanımlandığı gibi “dışarıya dönük” bir yaşama yaslanmasından gelir.

Yukarıda, yeni başlayan öykü yazarının masasına oturmadan önce uzun bir süreçte yapması gereken eylemleri ve kazanması gereken yetileri özetledim. Eğer bu alışkanlıkları yeterince edindiğinize inanıyorsanız; gelin, aşağıda açımlanan nitelikli bir öykü yazmak için gerekli kriterlere örnekleriyle göz atalım.

Öykü Konusu Seçimi

Genç öykü yazarı yazmaya karar verdiğinde en çok öykü konusu bulmakta sıkıntı çeker. Çünkü ona göre çok ilginç, olağanüstü ya da sürpriz konu yoktur çevresinde. Sıradan bir konuyu kimsenin okumayacağını düşündüğünden gerçeklikten uzak kurgulamalara kayar ister istemez.

Oysa kelime anlamı itibariye “öykü”, gerçekleşmesi olası durumlar için kullanılır. Kaynağını reel yaşamdan alan, olmuş ya da olması muhtemel olayları ele alan konular, kurmaca öykülere göre daha az hata barındıracağından, genç öykü yazarı için idealdir.

Öykü yazımına yeni başlayanlar konu seçimi için aşağıdaki ipuçlarından yararlanabilir.

  • Başınızdan geçen ve başkalarının okumaktan hoşlanacağını düşündüğünüz ilginç/acı/üzünç/komik bir olayı ele alabilirsiniz,
  • Ailenizin, arkadaşlarınızın ya da çevrenizin başından geçmiş olan herhangi bir durumu kullanabilirsiniz,
  • Düşlediğiniz ve başkalarının da hissettiğini düşündüğünüz duygularınızı anlatabilirsiniz,
  • Ailenizden, çevrenizden herhangi bir kişiyi gün boyunca gözlem altına alarak, ne yaptığını, nasıl yaptığını, yaptıklarında kullandığı yöntem ve araçları, hislerini, zaaflarını aktarabilirsiniz,
  • Özel bir ilgi alanınız varsa (resim, tiyatro, toplumsal olaylar vb.) o mekanlardaki gözlemlerinizi ilgi alanınız teknik/estetik özellikleriyle bütünleştirerek açımlayabilirsiniz.

Kurgu

Eskiye oranla günümüzde, olayların kronolojik gelişim sürecine ek olarak; kopma/kayma/atlama/anımsama gibi kurgusal özellikler daha fazla kullanılır. Bu kurgusal değişimler anlatının yaşamsal dinamizmini, ilişkiler örgüsünü ve mistik, ironik yapısını güçlendirilir.

Genç öykü yazarı öyküdeki gelişim sürecini kronolojik açıdan ele alırsa daha az hatalı kurgu oluşturabilir. Genelde zaman atlamalı/kaymalı/geri beslemeli öyküler usta bir kalemden çıkmamışsa konu bütünlüğünü tehlikeye düşürecek kadar sorunlar yaratabilir.

Olay örgüsünün anlatımında kullanılan kurgu tekniklerini, yeni başlayan öykü yazarı için daha akılda kalıcı bir yöntemle açıklamak gerekirse:

  • Olay örgüsünün başından sonuna takip edildiği öyküler
    Kronolojik bir zamanı takip eder, kurgusal hata oranı azdır. Genelde durum öyküleri bu tür yazılır ve ağırlıklı olarak geçmiş zamanlı anlatım kullanılır.
  • Olay örgüsünün ortasından ya da sonundan başlayıp anımsamalarla başa dönülen anlatımlı öyküler
    Sondaki olaylar örgüsüne nasıl gelindiğini geçmişe dönmelerle anlatan kurgu türüdür. Çok sık kullanılan bir teknik olup genelde konu ağırlıklı öykülerde rastlanır. Sondaki durumla çatışan kurgu hataları olabilir (öykü sonunda önemi olan bir nesnenin geçmişteki hatırlamalarda kullanılmaması gibi).
  • Olay örgüsünün bir zaman diliminde kesilerek başka bir zaman/mekan dilimine bağlandığı öyküler
    Genellikle sürpriz sonlara gotüren öyküler için kullanılan bir kurgu tekniğidir. Durum öyküsünden başlanıp konu anlatımlı öykü ile sonlandırılır. İki öykü arasındaki tutarlılık kurgunun en belirleyici özelliğidir.
  • Olay örgüsünü içinde paralel yaşamlar, atlamalar, geri beslemeli zamanlar bulunduğu öyküler
    Zor bir öykü kurgusudur. Diyaloglarla ya da çağrışımlarla zamansal atlamalar aktarılır. Biçimsel düzeninin yanında konu bütünlüğünün de özenle sağlanması gerekmektedir. Genelde sürpriz sonlara açıktır.
  • Olay örgüsünün çağrışımlar, tekrarlar, zamansal boşluklarla anlatıldığı öyküler
    En zor öykü kurgularındandır. Okuyucuya olayı izletmeyi/yaşatmayı amaçlar. Zaman akışları şizofrenik ve histeriktir. Çok güçlü çağrışımlara ya da özgün konulara yaslanır. Sonuç bölümü öykünün herhangi bir yerinde ya da bütününde yer alabilir.

Kaynak: http://senaryoekibi.tr.gg/