“O çocuk o hareketi nasıl yaptı lan!” diye düşündü küçük ve devam etti “Kolu çevirip düğmeye bastı işte.. Ben de yapıyorum ama olmuyor bir türlü.”

Bir çocuğun dünyası, ona sığdırabildiği şeyler kadar büyüktür; ailesi, komşuları, arkadaşları, yaşadığı ev/mahalle/okul, belki gezmeyi seven bir ailesi varsa yaşadığı şehir, televizyon izliyorsa izleyip öğrendikleri, eğer okumayı keşfetmişse okuyup öğrendikleri, duydukları, gördükleri, dokundukları, hissettikleri ve yaşadıkları kadar. Bunlar genel/geçer şeyler olduğu için her şeyi içine alabilirler ama bunların içinde öyle bir alt küme var ki, işte onlar hayal dünyamızın belki de en önemli parçalarıdır. Mehmet’in bisikleti, Yankı’nın bilgisayarı, Duru’nun bebeği, abisinin gitarı, ablasının elbisesi, kuzeninin ağaca kolayca tırmanması, bir sınıf arkadaşının derslerinde çok başarılı olması, sahip olmadığı ve acaba sahip olsaydım, acaba tadına baksaydım nasıl mutlu olurdum, diye düşündüğü tüm şeyler.. tüm bunlar çocuğun en az kendi sahip olduğu şeyler kadar hayal dünyasının bir parçası değil mi?

Hayallerimizde yaşatırız sahip olmayı arzuladığımız şeyleri, beşikten mezara kadar. Zenginliğin, fakirliğin gerçek anlamıyla bu konuda çok da belirleyici bir yönü yok; insanlar neye sahip değilse, onu kurar hayalinde. Eğer hayal kuracak bir şeyi de yoksa, o nasıl bir boşluktur, ben kestiremiyorum. Hep hayal kurdum çünkü. Hayranlık duyduğum herşeyden bir parça öğrenmek/tatmak/yaşamak istedim ve açıkçası bununla yetinemeyeciğimi bildiğim için de pek fazla çaba sarfetmedim çoğuna. Ama iki tanesine sıkıca sarıldım: Sevdiğim, severek yapabildiğim işi yapmaya ve sıcak, huzur ve güven veren bir aile kurmaya!

Daha ‘süperin’ nasıl çekildiğini bir kenara bırak, ‘ateş atmayı’ bile bilmiyordum o salona ilk gittiğimde. Lise ikinci sınıftaydım ve daha önce hiç atari oynamamıştım. Aradan aylar geçtikten sonra o hayranlıkla izlediğim çocuk, tüm jetonlarını beni yenebilmek için harcadı ama başaramadı. Çok mutluydum. Biraz daha fazla oynayabilmek için yol paramı bile jetona yatırdığımdan dolayı hiç pişmanlık duymadım; çünkü başarmıştım. Amacım onu mağlup etmek değil, belki onun kadar iyi olabilmekti. Ama bunun kanıtı onu mağlup edebilmekmiş; o güne kadar bu kadar iyi oynadığımın farkına varamamış, kaydettiğim mesafeyi bu kadar net görememiştim. Bir şeyi başarmak düşüncesinde olmadan, sadece keyif alarak ve zaman ayırarak öyle bir noktaya gelmiştim ki, işin özü buradadır belki de. Amaçsızlıkta değil, bir amaç doğrultusunda olduğunu farketmesen ya da bir bir amacın olmasa bile, bir şeyi keyif alarak yapmakta ve ona gerekli zamanı/enerjiyi ayırmakta. O zaman hem güzel vakit geçirmiş, hem de mücadelenin, yenilginin ve bazen de zaferin tadına bakmış olursun. Zaferin tadına bir kez baktın mı, eğer mücadeleci bir ruhun da varsa, artık yenilgi senin için bir son olmaktan çıkar ve daha çok denemen, daha sıkı çalışman için seni teşfik eder. Bir başkasının elde ettiği başarıyı senin elde edememen için bir engel yoktur. Eğer engelliysen bile -ki ben bu duygunun ve böyle bir yaşamın ne kadar zor olduğunu asla yaşayanlar kadar bilemeyecek olsam da- başka bir alanda, yarışmayı arzuladığın kişinin kendi alanında elde ettiği başarıyı kendi alanında elde ederek, aynı tatmini yaşaman öyle bir mümkün ki; örnekleri çok, gurur verici, ilham verici ve bir o kadar da düşündürücü.

Bugün sevdiğim işi, sevdiğim yerde, sevdiğim insanlarla yapıyorum. Bazı sorunlar yaşamıyorum dersem yalan söylemiş olurum ama bugün olduğum yerde, yarına güvenle bakıyorum ve çevremdeki insanlara ilham kaynağı oluyorum, onları yüreklendiriyorum, sevdiğiniz şeyi yapın, gerekirse bunun için çok çalışın az kazanın ama keyif alın diyorum.. diyebiliyorum..

Bugün sevdiğim insanla bir gelecek hayali kuruyorum, yakın zamanda onunla birlikte yuva çalışmalarına başlamayı planlıyorum, ona ve yarınlarımıza güveniyorum.. güvenebiliyorum..

Yıllar önce hayalini kurduğum, sıkıca sarıldığım ve bugüne kadar sahip olamadığım bu iki hazine, bugün beni ve çevremdekileri saran görünmez, koruyucu bir alan gibi hem hayatımızı kolaylaştırıyor, hem bizi daha güzel yarınlara taşımak için beni şevklendiriyor, hem de bana yeni hayaller kurup onlar için çabalayacak zemini hazırlıyor.

Bu sahip olduklarım, burada, İstanbul’da tüm varlıklarıyla bana güç veriyorlar. İstanbul’un neresinde (kişiliklerini sevmek kaydıyla) kimlerle çalıştığımın, (severek yapmam koşuluyla) ne iş yaptığımın ve nasıl yaptığımın artık bir önemi yok. Bağımlı kalmayı istemeyen biri olarak şu an İstanbul, benim kuluçka yerim gibi; kabuğumu kırıp gökyüzüne uçmadan önce kanatlarımın daha da güçlenmesi gerek. Gökyüzüne daha erken kavuşmak niyetiyle, kabuğumdan vaktinden önce çıkarsam, yeterince güçlü olmadığım için, görkemli hayatımın tadını çıkaramadan ölebilirim.. kendime, sevdiklerime zarar verebilirim.. işime olan sevgimi kaybedebilirim. Bu riski alacak kadar kimsesiz, çaresiz değilim. Zaman ve çaba harcayarak sahip olduğum şeyleri korumak için daha doğru kararlar almalıyım.

Bu nedenle bugün itibarıyla çok değer verdiğim ve saygı duyduğum bir dostumun davetine icabet edemeyeceğim. Ortak hayallerimiz olmasına rağmen, içinde bulunduğumuz gerçekler bizi birlikte çalışmaktan alıkoyuyor. Ben bir zamanlar korkusuzca yola çıkacak kadar fakirdim, maddi/manevi; sırtımda bir çantam, aklımda hayallerim ve hayattan beklentilerim vardı sadece. Ama şimdi bir hayatım, kendime ve hayatımda olan insanlara karşı sorumluluklarım, henüz yerine oturtamadığım, bulunmayı bekleyen yeni hayallerim var.